En Ideal Forum Adresiniz!
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Aktivasyon mailiniz gelmediyse buraya tıklayın.
Mayıs 24, 2012, 03:38:59
1725712 Mesaj 29051 Konu Gönderen: 27008 Üye
Son üye: Dyclelend
En Ideal Forum Adresiniz!  | 
Ideal Club  |  Felsefe clubu  |  tanım(sızlık)larım.
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1] 2
Gönderen Konu: tanım(sızlık)larım.  (Okunma Sayısı 4985 defa)
Su
IdealForumcu
***

Teşekkür Sayısı 1
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 238


Gürültünün içinde derin bir melodidir, sesim.. .


« : Mayıs 24, 2007, 11:25:04 »


Başucu İşkenceleri

“Bakar mısınız, hesap lütfen…”
“Buyrun.”
“Bu ne? Ben böyle bir şey yaşamadım ki…”
“Yaşamadığınız için efendim… Yaşanmamışlar daha pahalıdır burada…”



“Baba, insanlar uyuyunca nereye gider?”

Bu soruyu sorduğumda 5 yaşımdayım. Garip geliyor bana, akşam yatıyorsunuz… Sabah kalkıyorsunuz… O arada ne oluyor peki? Nereye gidiyoruz? Neden hiçbir şey hatırlamıyorum?

Babamın yüzündeki telaşı görebilecek kadar büyüğüm ama… Hatta bu hoşuma bile gitti diyebilirim. Onu köşeye sıkıştırdım. Her yanıtsız soruda daha da büyüyorum…

“Nereye olacak? Rüyalar âlemine kızım…”

Kafam karışıyor…

“Ama ben dün gece hiç rüya görmedim ki…”

Bu sefer onun kafası karışıyor… Biraz düşünüyor…


“ Bak güzel kızım… İnsanlar uyudukları zaman rüyalar âlemine giderler. Eğer o gün yaramazlık yapmamışlarsa rüyalar âleminin kapıları açılır, onlar da içeri girip güzel rüyalar görürler. Yok eğer yaramazlık yapmışlarsa kapılar açılmaz… Onlar da kapının dibinde, o karanlıkta oturur kalırlar… Ta ki uyanana kadar. ”

Bir daha asla yaramazlık yapmıyorum. Çok uslu bir çocuk oluyorum. Karanlıkta, bir kapının dibinde oturma düşüncesi beni dehşete düşürüyor. Rüya göremediğim gecelerin sabahında huysuzlanıyorum. Gidip annemin kucağına oturuyor, kollarımı ona sımsıkı sarmalıyorum. Anlamıyor. Hatta bundan çoğu zaman sıkıntı da duyuyor. İşlerini yapamıyor çünkü. Ama ben kendimi öyle yalnız hissediyorum ki…

Zamanla benim hasta olabileceğim dedikodusu yayılıyor aile içinde. Annem beni doktora götürüyor. Asık yüzlü bir adam bu. Sırtımı dinliyor. Dilimi dışarı çıkartıyor. Karnıma elini koyup diğer eliyle üstüne vuruyor. Kulaklarıma bakıyor. Bunları yaparken hiç konuşmuyor. Ben de konuşmuyorum. Neden sonra adımı soruyor. Söylüyorum. İlk defa bu kadar sessiz bir çocukla karşılaştığını söylüyor. Sonra anneme yeme düzenimin nasıl olduğunu soruyor. Annem şaşılacak kadar iyi olduğunu, eskiden yemediklerimi bile itirazsız yediğimi söylüyor. Daha sonra konuştuklarını anlamıyorum. Rüyalar âlemi beni çağırıyor…

Uyandığımda evdeyim. Bu sefer rüya gördüğüm için rahatım. İçerden birtakım sesler geliyor. Sanırım annemle babam tartışıyorlar. Annem beni bir yerlere götüreceğini söylüyor ama neresi anlamıyorum. Babam buna gerek olmadığını anlatmaya çalışıyor. Nafile. Annem inatçı kadın. Ertesi gün yine ana-kız elele doktora gidiyoruz. Harika bir yer burası. Oyuncaklar var… Diğer doktorun aksine bu doktor teyze sürekli konuşuyor. Sesi de yumuşacık. Adım soruluyor yine… Oyuncaklarla oynamama izin veriliyor. En çok neyi sevdiğim, nelerden korktuğum konusunda uzun uzun konuşuyoruz. Karanlıkta, dışarda kalmaktan korktuğumu söylüyorum. Annem biraz sinirli. Neden anlamıyorum. Doktor teyze manalı manalı anneme bakıyor. Ne oluyor burada? Biri bana da anlatsa… Tam çıkarken doktor teyze ona bir şey söylemek isteyip istemediğimi soruyor. Öyle sevdim ki bu teyzeyi koşup sarılıyorum ve kulağına:

“İnsanlar uyuyunca nereye gider, biliyor musunuz? Rüyalar âlemine… Sakın yaramazlık yapmayın… Yoksa kapılar hiç açılmaz!” diyorum.



Kedim öldü… O zamana kadar ölümle bu kadar yakın olmamıştık. Babam arka bahçeye gömüyor onu.

“Ama geri dönmek istese oradan çıkamaz ki…” diye ağlıyorum.

Babam onun bir daha dönmeyeceğini söylüyor. Yalancı! Benim kedim beni bırakmaz! Babamdan nefret ediyorum… Kedim dönecek… Bunu adım gibi biliyorum.

Ağlamama rağmen - bu bir yaramazlık işareti - o gece rüya görüyorum. Bahçedeyim. Karanlık. Bahçemiz o kadar büyümüş ki ben içinde küçücük kalmışım. Ağaçlar kurumuş. Korkunç görünüyorlar. Dalları beni boğmak istercesine kıvrılmış. Uçları cadı tırnağı gibi uzun ve sivri… Kedimin sesini duyuyorum. Miyavlıyor. Onu bulmaya çalışıyorum. Babam nereye gömmüştü onu? Hangi ağacın altıydı? O kadar çok ağaç var ki… Kedim miyavlıyor… Ağlıyorum… Hangi ağaç? Bu muydu? Hayır… Bu… Babamı çağırıyorum… Avaz avaz bağırıyorum… Kedim miyavlıyor… Neredesin? Ağaçların altını ellerimle kazıyorum… Burada… Hayır… Burada… Ellerim kan içinde… Kedim… Susuyor… KE- DİM!

Bağırarak uyanıyorum. Annem geliyor. Babam da… Ne oldu diye soruyorlar. Verebildiğim tek cevap - MİYAV - oluyor…

“Anne… Ölünce insanlar nereye gider? ”

Annem telaşlanıyor. Yüzünden anlıyorum. Bir an duruyor ve…



“ Cennete tabii ki yavrum…” diyor.

Cennet neresi ki? Kedim de orada mıdır acaba?

“Güzel bir yer mi orası? ”
“Elbette. Melekler var orada. Sonra bir sürü oyuncak… Ama yaramazlık yapmazsan…”

Oyuncaklar beni ilgilendirmiyor… Kedimi soruyorum. Annem kızıyor. Ben ne bileyim kızım deyip kalkıyor koltuktan. Annemi de sevmiyorum artık. Bir şeyi bilmiyor. Bence kedim cennete gitti. Çünkü o hiç yaramazlık yapmazdı. Bir kere elimi tırmalamıştı ama olsun, o sayılmaz. O benim en iyi dostumdu. En azından rüyalar âlemine giderken beni yalnız bırakmazdı. Uyurken gelir, yorganımın üstüne kıvrılır, uyandığımda da orada olurdu. Madem o cennete gitti. Ben de onun yanına gitmeliyim. Yalnız bırakmamalıyım onu…

Annem beni halının üstünde öylece yatarken buluyor. Önce dikkat etmiyor. Bir 5 dakika sonra tekrar odama geldiğinde ben hâlâ orada yatıyorum. Telâşlanıyor. Adımı söylüyor. Cevap vermiyorum. Cennete gideceğim ben. Kedim cennete giderken hiç sesini çıkarmamıştı. Ben de sesimi çıkarmamalıyım. Annem tekrarlıyor adımı. Bu sefer iyice korkulu. Ben inatçıyım ama. Annem tokatlıyor beni… Gözlerimi açmıyorum. Ses de çıkarmamalıyım. Ama canım öyle yandı ki… Göz yaşlarımı tutamıyorum. Annem sarılıp bana, ağlıyor…



Aradan uzun zaman geçiyor. Okuldayım. Sıra arkadaşım sürekli bayılıyor. Önce sapsarı oluyor yüzü… Sonra beyaza dönüyor ve neresi olursa olsun bakmadan düşüveriyor. Ben oyun oynadığını düşünüyorum başta. Ama hastaymış. Elinde değilmiş bayılmamak…

“Nereye gidiyorsun peki bayılınca? ” diye soruyorum.

Anlamadan yüzüme bakıyor.

“Burada olmuyor muyum? ” diye soruyor.

Ben anlamıyorum.



Kazadan sonra uzun süre kendimi bilmeden yatmışım. Öyle dediler. Tam 2 hafta. Koma. Hatta 2 kere ameliyat bile olmuşum. Neredeydim peki? Neden duymadım olanları? Annem gelmiş. Bir süre benimle kalmış ama babam da rahatsız olduğu için geri dönmüş. Babama kaza geçirdiğimi söylememişler... Üzülür diye. Annemden sonra “O” gelip yanımda kalmış. Zaten ilk onun sesini duydum… O çağırıyordu beni…

Garip bir kayma oldu bilincimde. Karanlığın farkında değildim. Hiçbir şeyin farkında değildim. Sonra onun ne kadar güçlü olduğumu anlatan sesini duymaya başladım. Karanlık da o zaman başladı zaten. Öyle koyu bir karanlıktı ki… Korkuyordum. İşte o zaman elimi tutan elini de hissetmeye başladım. Ve ışığı. Gözlerimi açtığımda “Hoş geldin” diyor… Nereye gitmiştim ben? Nereden hoş geliyordum? Ne anlamsız…

Doktorlar başucumda… Hemşirenin biri tansiyonumu ölçüyor. Her şey normal. Gülümsüyorlar. Kefeni yırttığımı söylüyorlar. Tam çıkarlarken son kalan doktora sesleniyorum...

“İnsan komadayken nereye gider? Rüya âlemine mi, cennete mi? ”

Doktor bir şey söyleyecek gibi ağzını açıyor. Duruyor sonra…

“ Bilmiyorum…” diyor. “ Sen neredeydin peki? ”

Gülümsüyorum…

“ Bilmiyorum…”

....
...
..
.
Logged

çoğunuz 'idrak yolu enfeksiyonu'ndan müstaribsiniz,
haberiniz yok ; )
nefertiti
Su
IdealForumcu
***

Teşekkür Sayısı 1
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 238


Gürültünün içinde derin bir melodidir, sesim.. .


« Yanıtla #1 : Mayıs 24, 2007, 11:37:49 »

Üç Masal
Alice, önünde aceleyle koşup duran ve bir yandan da kendi kendine konuşan tavşanı izlemeye başladı. “Durun lütfen… Daha önce hiç konuşan bir tavşan görmemiştim!” Tavşan bir an bile geriye bakmadı. Belli ki bir yere geç kalmıştı ve bu küçük kız onun için bir anlam ifade etmiyordu. Ama o, Alice için şu anda çok değerliydi… Çünkü konuşuyordu!
Tuhaf dostum… Yaşamımız boyunca bizim için neden anlam ifade ettiğini bile bilmediğimiz birçok şeyin arkasından koşmuyor muyuz biz de? Bir an bile düşünmeden… Yalnızca küçük bir pırıltıyla gözlerimiz kamaşıp… Amaçsızca koşuyoruz. Hani yakalayıversek kazara, arkasından koştuğumuz şeyi, ne elde edeceğimizi bilmeden…
Pamuk Prenses, muhafızın gözlerine baktı. Ölümü göreceğini sanmıştı ama, zavallı muhafız ağlıyordu! Kraliçenin ona verdiği görev omuzlarına çok ağır gelmişti. İlk defa bu kadar güçsüz hissediyordu kendini adamcağız. O çok sevdiği prensesini nasıl öldürecekti? Hem de kötü kalpli bir cadı kadın için! Tekrar fısıldadı: “Git diyorum. Arkana bakma sakın! Kaç hemen buradan!” Prenses, “Peki sen ne yapacaksın?” diye sordu. “Kraliçe anlarsa seni öldürür!” Muhafız, elinde pırıl pırıl parlayan bıçağına baktı. “Beni düşünme sen!” Ve prenses düşünmemeyi seçti. Muhafızın sözünü dinledi. Arkasına bakmadan ormanın karanlığına doğru koştu, koştu…
Sorumlusu olduğumuz tek yaşam kendimizin, değil mi? Her birimiz bir prenses kadar mağrur yaşamıyor muyuz? Ve aldırmaz? “Beni düşünme sen, ben kendimi kurtarırım…” cevabı her zaman yeterli prenses beyinlerimize… Verilen cevabın arkasında “Sen asıl kendini kurtar, zavallı…” sözlerinin olduğunu göremeden yaşamdan ve yaşanılması gerekenden kaçıyoruz. Yaşadığımızı zannederek!
Saat 12’yi vurunca Sindrella’nın aklı başına geldi. İyilik perisinin sözlerini hatırladı birden; “Unutma, gece 12’de her şey eski haline dönecek! Bu nedenle 12’den önce saraydan çıkmış olmalısın!” Sindrella prensin ve kendisini hayranlıkla izleyenlerin şaşkın bakışlarını arkasında bırakıp koşarak saraydan çıktı. Gerçekten de tüm giyisileri, perinin onun için hazırladığı araba ve muhafızlar eski hallerine dönmüşlerdi. Tek bir şey dışında… Koşarken merdivende ayağından çıkan ve geri dönüp alamadığı camdan ayakkabının teki!
Sorgulanmamış zamanlar, sorgulanmamış yaşamlar içinde tuhaf kader oyunlarına inanarak geçirmiyor muyuz ömrümüzü? İyilik perilerinin mutlaka iyilik yapması gerekiyor, biz şömine ateşinin külleri arasında ağıtlar yakarken… Prenslerin, ışığımızı görebilmeleri için önce gözlerinin içine fenerler tutmamız gerekiyor. Kimse çaba harcamıyor yani… Ne prensler kendi gözlerine inanıyor, ne Sindrella’lar ellerinde fener olmaksızın yüreklerindeki ışığı gösterebiliyor… İyilik perilerine hâlâ çok iş düşüyor.
,,,,,,
,,
,,,
Logged

çoğunuz 'idrak yolu enfeksiyonu'ndan müstaribsiniz,
haberiniz yok ; )
nefertiti
Su
IdealForumcu
***

Teşekkür Sayısı 1
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 238


Gürültünün içinde derin bir melodidir, sesim.. .


« Yanıtla #2 : Mayıs 24, 2007, 14:43:08 »

Yaşam geçiyor yanımızdan. Biz yine masadayız. Şarap… Kahve… Düşler. Her şey yarına kurgulu… Sözler inançlı… Sözler güzel.

Ruhum kalkıp gidiyor. Oyunbozanlık ediyor gönlüm. Aklımı tutamıyorum. Bir bedenim kalıyor yanında… Farkında değil!

Ruhum bir şiirin peşine takılıyor çapkın çapkın. Rüzgâr olup dizelerin eteklerini kaldırıyor yavaşça… Mest oluyor. Bestelenip bir eski zaman filminde şarkı oluyor: “Ben seni unutmak için sevmedim…” Saçlarını savuruyor aşka doğru. Ruhum kör kemancı. Ruhum çiçekçi kız. Paşa konaklarında önce hizmetçi, sonra hanımefendi. Ruhum İstanbul’un tenha kıyılarını seyreyleyen bir vapurdan atılan kırmızı gül. Ruhum hep intihar eden ama hiç ölmeyen sarışın kadın; sonunda dürüstlüğü ve sadakati için alnı öpülen. Ruhum çamura bulansa da hep altın kalan…



Yine masadayız. Yaşam geçip gidiyor yanımızdan. Şarap… Başımız dönüyor. Gönlüm oyunbozanlık ediyor. Onun hâlâ haberi yok.


Gönlüm bir otobüse binip küçük bir kasabaya gidiyor. Gidip sevdiğinin koynuna giriveriyor. Gönlüm haylaz… Mahmur gözlerinden öpüyor sevginin. Gönlüm çocuk… Kahkahalarla gülüyor. Gönlüm kuş olup uçuyor… Sevgi sözcükleri kanat sesleri. Gönlüm bir deli nehir… Gönlüm hep sevdadan yana akan!



Sözler masada , inançlı söz-ler… Şarap… Ben… Ruhum… Gönül… Aklımı tutamıyorum… Aklım elden gidiyor!

Aklım saklanacak yer arıyor… Bulamıyor!



Yaşam geçiyor yanımızdan. Biz yine masadayız… Şarap… Kahve… Düşler. Her şey yarına kurgulu. Sözler inançlı… Sözler güzel.

Ruhum kalkıp gidiyor. Oyunbozanlık ediyor gönlüm. Aklımı tutamıyorum. Bir bedenim kalıyor yanında… Farkında değil!

Dönüp soruyor: “ Benim öykümü nasıl yazardın kimbilir?”

Gülüyorum.

“ Senin öykünü yazmazdım ki…!”

Anlamıyor.
..
.
..
.
.
Logged

çoğunuz 'idrak yolu enfeksiyonu'ndan müstaribsiniz,
haberiniz yok ; )
nefertiti
prOmEthEus
PsikopatIdealci
******

Teşekkür Sayısı -5
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 8337


« Yanıtla #3 : Mayıs 24, 2007, 15:59:39 »

çok güzel tanımsızlıklar.
Logged
Su
IdealForumcu
***

Teşekkür Sayısı 1
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 238


Gürültünün içinde derin bir melodidir, sesim.. .


« Yanıtla #4 : Mayıs 24, 2007, 22:10:03 »

Depresyondaki Balık
İnanılmaz şiddetli bir mide kasılmasıyla uyandığımda, artık her şey farklıydı. Midem içerden bana yumruk atıyor gibiydi. Her yumruğun arasında toplasam 5 saniye ya var ya yoktu. Ve her yumrukla birlikte ben de iki büklüm oluyordum. Bu yaklaşık 10 dakika kadar sürdü. Sonra yumruklar azaldı. Sabah sabah perişan bir haldeydim. Yattığım yerde dertop bir halde bana neler olduğunu anlamaya çalışıyordum. Bir süre geçip de artık yumruk yemeyeceğimi anlayınca yavaş yavaş çözüldüm, derin derin ama huzursuzca nefes alıyordum, sanki uzun süre iki tarafından inatla çekilip sonra aniden bırakılan lastik gibi rahatlamıştım.

Uzunca bir süre duvarı seyrettim. Beynimde hiçbir şey yoktu. En ufak bir şey. Oysa daha düne kadar gidenlerin yasını tutuyor, kredi kart borçlarımın fazlalığını, sürüp giden haya dalaşmalarını, hâlâ anne-babamın küçük çocuğu olmamın isterik sorumsuzluğunu, hiç istemediğim bir hayat yoluna sürüklenmiş olmanın suçunu kime atacağımın arayışlarını vs. düşünüp duruyordum. Bir sürü derdim vardı benim! Ama şimdi hepsi aklımdan uçup gitmiş gibiydi. Hepsi aklımı terk etmiş gibiydi. Yoksa aklım mı onları terk etmişti? Bana kalan yalnızca onlar mıydı?

Midem tekrar kasıldı.

Buna izin vermemek için zorla da olsa yataktan kalktım. Banyoya gidip yüzümü yıkayacaktım. Gözlerim yarı kapalı aynanın önüne geçtim. Musluğu açtım. Yüzüme iki kere su çarpıp aynaya baktım. Yüzüm? Yüzüm nerede? Bu kim? Bu aynadan bana bakan, daha önce hiç görmediğim yüz kimin? Kimin? Neredeyim ben? Ben nereye kayboldum?

Dünya karardı sanki. Lavabonun kenarına tutunup ayakta durmaya çalıştım. Bir yandan gözlerimden akan yaşlar diğer taraftan müthiş bir halsizlik buna engel olmuştu.



Gözümü açtığımda banyonun tavanını gördüm ilkin. Yerde öyle yatıyordum. Başımın arkasındaki ağrıyı dindirmek için elimi uzattığımda saçlarımın arasından hafif bir kan sızdığını fark ettim.

İlk düşündüğüm, kalkmam gerektiği oldu. Hiçbir şey olmamış gibi kalkmam gerektiği. Duymamışlardı ve duymamaları gerekiyordu. Üzülmemeliydi hiç kimse benim için! Ne olduğunu tam çözemesem de ben bunu da atlatırdım! Yine ayakta dururdum.

Dururdum değil mi?

İçim sızladı. Ne kadar yalnızım ben? Büyük bir akvaryuma tek başına konulmuş küçücük bir lepistes gibiyim. Kocaman bir dünya, küçücük ben. Ne korkunç!



Yemek yiyemiyordum. İki üç kaşık çorba ve biraz ekmek. Tüm günün tüm öğünü bundan ibaretti. Sabahları midemin bana attığı yumruklarla, gün içinde neşeli ve canlı görünme çabası ve kendimi kandırmacasıyla çırpınıp duruyordum. Ama gittikçe batıyordum.

İçimden giyinmek, makyaj yapmak, konuşmak, dışarı çıkmak, … hiçbiri gelmiyordu. Ve bir haftanın sonunda tüm bunları bıraktım. Artık kalkmayacaktım yataktan, çünkü anlamsızdı. Artık giyinmeyecektim, makyaj yapmayacaktım, gereksizdi. Artık konuşmayacaktım, zaten kimse dinlemiyordu. Artık dışarı çıkmayacaktım, kimin umrundaydı…

Artık… artık olmayacaktı.




Odam savaş zamanı karartılmış gibiydi. Dışarıdaki gün ışığı ve sesler, bana savaşları anımsatıyordu. Ben bir yer altı sığınağında, dışarıda kıyametler kopmakta…

Anlamsızlığa Tanım(sızlık)lara inat susuyordum. Yaşamıyordum.



Artık uykusuzluğum da had safhadaydı. Çünkü uyumuyordum. Midem uyandığımda bana yumruk atmasın diye uyumuyordum. Anlamsız bir dünyaya uyanmanın acısını tekrar tekrar yaşamamak için uyumuyordum. Tanımadığım bu yeni beden ve ruhtan korktuğum için uyumuyordum.

...

“Balık gibiyim” dedim. “Kocaman bir akvaryumda, neden orada olduğunu bilmeyen, orada olmayı hiç istemeyen küçücük bir lepistes.”

Gülümsedim aynaya. “İki gün düşün” dedim iki gün. “Sence balıklar depresyona girer mi?”



Çok düşündüm. Hâlâ da düşünüyorum, kötü hissettiğimde.

Hayır, balıklar depresyona girmez. Onlar akvaryumda olduklarının farkında değillerdir çünkü. Ve bu yüzden mutludurlar.

Anladım ki, bizler ruhumuzu balık gibi bir yaşam akvaryumuna hapsedeceksek farkındalığımızı terk etmek zorundayız. Yok eğer farkında olarak yaşayacaksak o zaman da balıklığımızı…
Logged

çoğunuz 'idrak yolu enfeksiyonu'ndan müstaribsiniz,
haberiniz yok ; )
nefertiti
Su
IdealForumcu
***

Teşekkür Sayısı 1
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 238


Gürültünün içinde derin bir melodidir, sesim.. .


« Yanıtla #5 : Mayıs 27, 2007, 22:05:21 »

Devrin valisi emrindeki yöneticiler ile atının üstünde şatafat içinde
girer şehre...
Yol kenarlarında insanlar iki büklüm el pençe divan selamlarlar valiyi...
Bütün bu şatafatlı itaat gösterileri arasında valinin gözleri, bir sokağın
köşesinde yere çökmüş olan ve etrafındaki hiçbirşey ile ilgilenmeyen bir
adama takılır...
Perişan kılıklı, saçı sakalına karışmış bu adamın olduğu yere sürer atını
vali...
Atının üstünden inmeden,vakur ve sert bir ses tonu ile bağırır adama :

- "Behey adam, herkes benim şehre gelisimi el pençe karşılarken sen kimsin
ki yerinden bile kıpırdamıyorsun? "
Perişan kılıklı adam istifini hiç bozmadan,sakallarının ve uzun saçlarının
arasından beli belirsiz gözüken gözlerini valiye çevirerek :
- "Ben hiçim" der...
Vali daha da hiddetlenir,
- "Ne demek hiç, senin bir adın, şanın ünvanın yok mu bre adam" der... -
"Senin var mı? " der bu kez adam...
Vali iyice şaşırır ama cevaplar, "Gafil adam, nasıl tanımazsın, ben
valiyim" der.
Adam aynı ses tonu ile sorar yine...
- "Peki daha sonra ne olacaksın?"
- "Sadrazam olacağım." der vali...
- "Peki daha sonra?"
- "Padişah olacağım..."
- "Peki ya daha sonra?"
Kısa bir an duraksar vali ve;
- "Hiç" der...
Sadece gülümser perişan kılıklı adam...

Ben "Hiç kimse olmak istiyorum." Sadece bana ait yanılgılarım, hatalarım,
hüzünlerim, kahkahalarım, fotoğraflarım, kelimelerim, şarkılarım ve hiç
benim olmayanlarım ile birlikte, bir hiçliğe doğru tek başıma karışıp
gitmek istiyorum..."


Logged

çoğunuz 'idrak yolu enfeksiyonu'ndan müstaribsiniz,
haberiniz yok ; )
nefertiti
ElmiRa
IdealManyak
*****

Teşekkür Sayısı 0
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 635



« Yanıtla #6 : Mayıs 27, 2007, 22:07:10 »

Sana bu denli susuzluğum olmasa şüphesiz böyle delice yanmazdı kalbim...
Logged

Senin için sayfalarımda bir dünya sakladım
Hadi,yüreğini eğ, başını omzuma devir
Usulca ucundan tut hayatın
SAYFAYI ÇEVİR.
                              Bilen konuşmaz, Konuşan bilmez. Gözlerini yum, Bütün kapıları kapa; Sivrilikleri buda, Karışıklığı gider; Işığı ayarla, Dünyaya uyum sağla.
   Hayatın da sana aldığım mor fincan gibiydi, durduğu yerde çok feminen,eline aldığın da tam bir kadın,bıraktığında kahve lakeli,yıkamadığın da ben,bir kere daha tutamadığın da sen gibi..olduğun gibi.
prOmEthEus
PsikopatIdealci
******

Teşekkür Sayısı -5
Offline Offline

Cinsiyet: Bay
Mesaj Sayısı: 8337


« Yanıtla #7 : Haziran 13, 2007, 10:13:57 »

Nerdesin ?
Logged
Su
IdealForumcu
***

Teşekkür Sayısı 1
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 238


Gürültünün içinde derin bir melodidir, sesim.. .


« Yanıtla #8 : Temmuz 01, 2007, 16:51:09 »


Neden siliniyor ki mesajlarım?


“Eski Gül Lokantası’nı bilir misiniz?”
“Efendim?”
“Eski Gül Lokantası diyorum… Yani…”
“Hayır.”
“Hayret. Sanki sizi orada görmüştüm. Yalnızdınız.”
“Orada mı? Yalnız?”
“Arkadaşlarınızla… Yalnızdınız.”
“Bilmem…”
“Şarkı söylüyordunuz. Durun… Evet… “Neredesin sen?”
“Hangisi?”
“Hani şu eski şarkı… Tatlı dillim, güler yüzlüm…”
“Evet?”
“Tatlı dillim, güler yüzlüm, ey ceylan gözlüm. Gönlüm hep seni arıyor. Neredesin sen?”
“Ama ben bu şarkıyı bilmem ki…”
“Oysa çok güzel söylüyordunuz. Hepimiz sizi dinliyorduk. Farkında bile değildiniz. Ama biz sizi dinliyorduk. Ses çıkmasın diye kimse hareket etmiyordu. Garsonlar bile…”
“…”
“Sizi gördüğüme eminim. Sizdiniz o! Yanılmış olamam. Hem ben Eski Gül Lokantası’nı çok severim. Evet, sizdiniz…”
“Ama…”
“Yo, itiraz etmeyin. Yanınızda biri vardı. Ellerinizden tutuyordu. Biraz kırgın, biraz uzak öylece dinliyordu sizi. Hâlâ bulamamış olmanızdan, onu bulamamış olmanızdan üzgündü. Sizse hiçbir şeyin farkında değildiniz. Hep soruyordunuz. “Neredesin sen?” Kimi arıyordunuz sahi? Kimdi seslendiğiniz?”
“Ben…”
“Nasıl da kırılmıştı ellerinizdeki. Siz yüreğinizdekini söylerken o ellerinizde paramparça olmuştu. Hepimiz sizi dinliyorduk. Acınızı, yalnızlığınızı…”
“…”
“Gözleriniz yeşildi o gün. Görmüyordunuz. Yalnızca soruyordunuz çığlık çığlığa. “Neredesin sen?” Öyle çıplak bir soruydu ki bu, utanmıştık. Ansızın ölüverecek gibiydik. Anlamımızı yitirmiştik. ‘Neredesin sen?’”
“…”
“‘Gönlüm hep seni arıyor…’ Kim? Kimdi o, bizi böylesine yok eden?”
“Bilmem, bilmiyorum…”
“Nasıl? Günlerce sara nöbetlerine tutulmuş gibi tir tir titredim bu sözlerden. Günlerce gözlerinizin yeşilinde acılandım. İçim bunaldı. Günlerce sesiniz ağlattı beni. Aynalardan çıktım. Resimlerden çıktım. Kimse hatırlamıyordu adımı. Paramparça oldum. Yok oldum. Sizse bilmem diyorsunuz…”
“…”
“Sonra sizi aradım Eski Gül Lokantası’nda. Her akşam sesinizin izlerini kazıdım masalardan. Bakışlarımı kapısında unuttum lokantanın. Bir kerecik gelseydiniz, bir kerecik… Yakanıza yapışıp “Kimdi o?” diye haykıracaktım. “Kimdi o?” diye ağlayacaktım omzunuzda. Gelmediniz…”
“Ben hiç bilmem Eski Gül Lokantası’nı. Hem ben… Ben gülleri sevmem zaten. Gül kokusunu… rengini…”
“Hayır! Seversiniz! Biliyorum seversiniz. Sevmelisiniz. Orada gördüm sizi. Orada tanıdım. Gül Lokantası’nda. Hem arkadaşlarınız da vardı yanınızda. Onlara sorun gülleri sevip sevmediğinizi.”
“Delirdiniz mi siz?”
“Evet, evet. Delirdim. Uykusuz kaldım kaç gece. Ne zaman gözlerimi kapasam sesiniz geliyordu. Gelip koynuma giriyordu. ‘Neredesin sen?’”
“Ben bilmem… Ben bu şarkıyı hiç bilmem… Söyleyemem… Söylemem!”
“Her akşam gidiyordum oraya. Duvarlara elimi sürüyordum. Masalardaki çatal bıçaklara… Gül resimleri vardı hani… Onlara dokunuyordum. Resimler yaprak döküyordu. Hepimiz acılıydık. Biliyor musunuz? O günden sonra hiç şarkı çalmadılar orada. Herkes yek vücut sizi dinliyordu.”
“Olamaz!”
“Evet, doğru. Anlamını yitirdi diyorum size... Her şey, herkes, biz...”
“Ben... Ben değildim...”
“Bir kere, bir dolmuşta... Radyodan duydum sesinizi. Hâlâ soruyordunuz. Hâlâ çağırıyordunuz. Ben.. Elimde değildi. Bağırmak istememiştim.”
“Ne?”
“Beni dolmuştan attılar. Yaka paça, sürükleye sürükleye… Yolun orta yerinde ağladım, ağladım…”
“Ama… İnanamıyorum… Sonra?”
“Sonrasız. Hatırlamıyorum. Hep sesiniz var sonrasında. Hep gözleriniz. Hep ellerinizde parçalanan o zavallı… Sahi, ne oldu ona?”
“Kime?”
“Hani şu lokantadaki genç. Ellerinizden tutan…”
“…”
“Ben bir kere gördüm onu. Yanında biri vardı yine. Ama şarkı söyletmiyordu. Yanındaki susuyordu… O gülümsüyordu..”
“…”
“Yazık. Eski Gül Lokantası’nı yıktılar, biliyor musunuz? Yıktılar onu. Sesinizi yok edemediler çünkü. Sorunuz öylece asılı kalmıştı duvarda… Gözlerinizi yakamadılar. Ben kaçtım. Uzaklara, kimsenin beni bulamayacağı kentlere. Peşimden sürüdüm sesinizi. Gittiğim her yerde çınladık birlikte. “Neredesin sen?” Kaçtım…”
“Neden?”
“Yok etmek istiyorlardı. Bendeki tek anlamı yok etmek… Bense sizi bulmalıydım. Geri vermeliydim sesinizi. Sorunuzu vermeliydim…”
“…”
“…”
“…”
“Eski Gül Lokantası artık yok. Yaktım orayı! Bir gece… Yaktım… Tek tek vurdum seni dinleyenleri. Sorun bir tek bende şimdi. Geri vereceğim onu sana… Onları vurdum. Aldım anlamını onlardan. Sana vermek için. Anlıyor musun?”
“Ben…”
“Çok yorgunum. Acıktım da… Eski Gül Lokantası’na gidelim mi?”
“…”
“Tut elimi. Yine tut. Yine elimi tutarak o şarkıyı söyle…”
“Nasıl?”
“Ellerindeki bendim… O umursamazca paramparça ettiğin… Bendim! Anlasana!”
“Ne?”
“Söyle haydi!”
“Ben…”
“Söyle diyorum!”
“Bilmiyorum… Ben değildim…”
“Söyle…”
“Ben… Ben değil…”
“ ‘Tatlı dillim, güler yüzlüm…’ Söyle haydi!”
“Bilmiyorum…”
“Haydi sor… Yine sor… Neredesin sen?”
“Ne… nere… desin… sen?”
“Sendin o! Biliyordum.”
“Ha… Hayır!”
“Sendin…”
“Hayır… Yapma!”
“Neredesin sen?”
“HAYIR!”
“Kimdi o? Anlamımı yitirten? Kimdi?”


Logged

çoğunuz 'idrak yolu enfeksiyonu'ndan müstaribsiniz,
haberiniz yok ; )
nefertiti
HeLin
PsikopatIdealci
******

Teşekkür Sayısı 514
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 39604


tırnaklarına gözyaşı ojeleri süren.


« Yanıtla #9 : Temmuz 01, 2007, 16:55:05 »

Su Sad 3 gün gerie gittik o yüsden
Logged

Hepinizin aLter egoSuyum.
Suc
PsikopatIdealci
******

Teşekkür Sayısı 3
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 1095


« Yanıtla #10 : Temmuz 01, 2007, 16:57:08 »

Benim yüsümden oldu..
Logged
Su
IdealForumcu
***

Teşekkür Sayısı 1
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 238


Gürültünün içinde derin bir melodidir, sesim.. .


« Yanıtla #11 : Temmuz 02, 2007, 19:49:32 »

peki geçmiş olsun ozaman ..


-- -- -- - -

Kapının çalışıyla kendime geliyorum. Portakal tuhaf bir önseziyle miyavlayarak ayaklarıma sürtünmeye başlıyor. Elimdeki bardağı telaşla koltuğun üstünde duran eski yüzlü hint işi minderin arkasına saklıyorum. Gözlerimi ellerimle, ellerimi kotumla silip Portakal’ı kucağıma alıyorum. Yanağımı ısırıyor. Hay Allah. Anladı mı ne? Hiç böyle yapmazdı. Patilerini yüzüme sürüyor. Miyavlıyor. Huzursuz. Hem de çok. Atlayıp kapının önüne gidiyor.
Kapı ısrarla çalmaya devam ediyor. Kim acaba? Açmayacağım. Her şey berbat olur çünkü. Her şey biter. Hoş kapıyı açmasam hepten bitecek ya… Gülüyorum. Ani bir kararla gidip açıyorum lânet olası kapıyı. Portakal dışarı fırlıyor. Ben donup kalıyorum.
“Merhaba…” diyor. Elinde koca bir buket sarı gül.
Yüzümden, ellerimden, sırtımdan ter boşanıyor.

Şimdi olmaz, hayır… Bu kadar çabuk değil.

“Ne o? Beni hatırlamadın mı yoksa?”

Hareket et deli kız. Hareket et!

Buz tutmuş, yüzüne bakıyorum. O burada! Tanrım!
“Beni içeri almayacak mısın? Söylesene, iyi misin sen?”
Elini uzatıyor. Işte sihirli hareket! Birden ayılıyorum. Kenara çekiliyorum. O bildik kokusuyla içeri doluyor. Kapıyı kapatıyorum. Dönüp yüzüme bakıyor. Başımı eğiyorum.
“Evet, sende bir şeyler var. Hasta mısın yoksa?”
Yatak odasında yanan mumların aksini farkediyor, küçük aranın duvarına vuran.
“Yanlış bir zamanda gelmedim umarım…”
Telâşla başımı sallıyorum. Dilimin üzerini kaplayan pas giderek artıyor.

İlk belirtiler bunlar mı? Hareket edememek, konuşamamak, dildeki pas… Ve belki de hayal görmek?

“ Sevindim. Seninle konuşacaklarım var çünkü. Ama önce senin şu açık nes’lerinden bir fincan istiyorum. İnan bana onu bile özledim…”
Bunları söylerken fütursuzca salona giriyor. Salon darmadağın. Yerde izmarit dolu kül tablaları, boş şarap ve bira şişeleri, resim ve öykü karalamalarıyla dolu bir sürü kağıt parçası. Dün giydiğim etek. Öğle yemeğinin artıklarıyla dolu tabaklar. Portakal’ın yere dökülmüş bisküileri. Portakal’ın üzerinde uyuduğu eski hırkam. Portakal’ın yosun tutmuş su kasesi. Battaniye. Yüzsüz bir yastık. Açık bırakılmış ve sürekli meşgul sinyali veren telefon. Dergiler. Birlikte çektirdiğimiz güler yüzlü fotoğraflar. Yarısı raydan çıkmış tül. Bir de eski bir dost; bez bebeğim Pakize Usul!
Hayretle dönüp bana bakıyor. Ben onun gözlerindeki soruyu anlıyorum. Ama o benim yanıtımı duymuyor.

Duymamalı. Ha gayret. O gidecek. Sen biteceksin!

Hızla yanımdan geçip odama, eski odamıza gidiyor. Mumlar. Mumlar. Bir mabede çevrilmiş odanın kapısında duruyor. Aynanın önü karmakarışık. Açık bırakılmış rujlar, yarısı yere dökülmüş temizleme sütü. Aynanın üzerine dudak kalemiyle yazılmış ve sonra silinmeye çalışıldığı için okunmaz hale gelmiş bir yazı. Dağınık bir yatak. Gardroptan yerlere dökülmüş, etrafa saçılmış elbiseler, pantolonlar, bluzlar… Yatağın yanında iki bira şişesi.
Dönüyor. Hızla mutfağa gidiyor. Işığı açıyor. Mutfak karmakarışık. Uzun süredir yıkanmayan tabaklar, çatallar, bıçaklar, bardaklar… Üzerine defalarca yemek taşırılmış ocak.
Anlamıyor… Anlayamaz. Anlamamalı!
“Ne oluyor burada?”
Sesinde öfke dolu bir korku sezinliyorum. Dönüp mutfak penceresinin önünde duruyor. Öfkesini dizginlemeye çalıştığı her seferki gibi. Portakal dışarıdan ona bakıyor. Aniden dönüyor bana.
“Tüm bunların bir açıklaması var değil mi?”

Ellerim öyle titriyor ki… Sanırım anlayacak. Başım dönüyor. Ense kökümden başlayan ağrı birazdan olacakların habercisi sanki… Haydi kızım, gayret et. Konuş onunla. Defet şu herifi. Gitsin.

Zorla konuşuyorum. Sesim önce fısıldıyor, sonra dökülüveriyor ağzımdan yere…
“ Bunlar seni… Bunlar seni ilgilendirmez!”
Şaşırıyor. Bunları söyleyen ben miyim?
Gerçekten ben miyim?
“ Ama sevgilim…”
Sevgilim? Ne oluyor bu adama böyle?

Bu bir hayal! Zihnim oyun oynuyor bana… Eminim… Eminim bundan!

“ Bir… Biraz rahatsızım da birkaç gündür.”
Her şey normale dönüyor… En başa… Baştaki ona, sondaki bana…
Masanın üzerinden kenarı kırık vazoyu alıyor. İçine su dolduruyor. Yanımdan geçip salonda elinden düşürdüğü çiçekleri yerden alıyor. Tekrar mutfağa gidiyor. Çiçeklerin kağıdını açıyor. Bıçağı alıp önce köklerinden biraz, sonra da buketi tutan ipi kesiyor, çiçekler esaretten kurtulmuşcasına çoğalıyor elinde. Zorla vazoya sokmaya çalışıyor. Hareketleniyorum. O geldiğinden beri ilk defa… Elinden alıyorum çiçekleri. Yarıya bölüyorum. Ellerim titriyor. Yarısı vazoya… Diğer yarısını da birer ikişer önceden koyduğum çiçeklerin arasına yerleştiriyorum. Ellerim hâlâ titriyor. Elimdeki çiçekler bitince vazoyu tekrar masanın orta yerine koyuyorum. Yaprakların yarısı yerde… Gözlerim yaşarıyor…

Lütfen. Biraz daha zaman. Yalvarırım güçlü ol!

Beni sanki bir ritüeli izlermişçesine takip ediyor gözleriyle. Sonra sarılıyor. Önce yumuşak… Tüm bedenimi sarıyor titreme. İyice kavrıyor beni.
Beni anlamıyor.
“ Seni çok özledim. İnan çok özledim.”
Yutkunuyorum. Koca bir düğüm geçiyor boğazımdan. Ellerim iki yanımda öyle sallanıyor.
“Bu değil dedim kendi kendime bu sabah uyanınca. İstediğim bu değil. Ben… Ben… Bak, bana biraz zaman tanırsan her şey düzelir. Biliyorum. Seni çok kırdım. Eşeklik ettim… Ama… inan seni seviyorum. Öyleymiş yani. Bunu ben bile yeni anladım. Sana nasıl gösterebilirdim ki?”
Bayılmak üzereyim. Midem… Midem kalkıyor!
“ Her şeye yeniden, en baştan başlayacağız, tamam mı? Artık kuru gürültü yok. Yalan yok. Çaba var. Duyuyor musun? Bak Portakal bile sevindi bu işe…”
Zorla gözlerimi aralıyorum. Başımı pencereden yana çeviriyorum. Portakal iyice huzursuz. Bana bakıp miyavlayarak bir aşağı bir yukarı gidip geliyor. Canım benim. Benim için kaygılanıyor. Başımı ondan yana çeviriyorum bu sefer. Gülümsüyor. Öyle masum ki bu gülümseyiş. Ilk tanıştığımızdaki gibi… Sonraları bu gülümsemeyi esirgiyor benden. Esirgediği birçok şeyin yanında. Fakir bırakıyor beni. Rahat uykuları esirgiyor, anlamayı, anlatmayı, ayrı geçirilmiş anların asıl birlikteliğini, birlikteyken susabilmeyi, gururlu değil onurlu bir ilişkiyi… Esirgiyor.
Öyle masum ve kendinden öyle emin ki…
Artık bitiyor. Işığı sönüyor ruhumun. Karanlıkta kalıyorum. Zorlukla konuşuyorum bu sefer. Gülümseyerek…
“Defol!”
Anlamıyor. Yine anlamıyor!
“ Ama…”
Kollarından sıyrılıyorum. Zorlukla ayakta duruyorum.
Ayakta duruyorum!
“ Beni duydun. Sana defol dedim.”
Bembeyaz kesiliyor. Yumruklarının hışırtısını duyuyor kulaklarım. Tam bir şey söyleyecekken vazgeçiyor. Elini uzatıyor. Yüzümü son bir gayretle çeviriyorum.
İlk defa… İlk defa anlıyor.
Çıkıp gidiyor.
Ölüyorum. Onun gidişiyle son geliyor.
Portakal pencerede delirmiş.
Pencereyi açıp onu içeri alıyorum. Kucağımda gergin, kaskatı öyle yüzüme bakıyor. Patilerini yüzüme uzatıyor. Gülümsüyorum.
Birlikte önce odaya gidiyoruz. Karanlığımda el yordamı ilerliyorum. Mumlara yaklaşınca üfleyip söndürüyorum.
Salona gidip zorlukla telefonun düğmesine basıyorum. Numaraları tuşluyorum. 3…2…7… 5…

“ Hay deli kız. Neden yaptın bunu? Haber vermeseydin, biraz daha geç kalsaydın ne olurdu biliyor musun?”
Acilin ilaç ve kan kokan, iniltilerle, bağırışmalarla dolu odasında, kolumda serum, ayak ucumda hemşire, yanıbaşımda ağlayıp duran kadına bakıyorum.
“ Biliyorum. Gitmeseydi ölecektim!”
« Son Düzenleme: Temmuz 02, 2007, 19:50:24 Gönderen: Su » Logged

çoğunuz 'idrak yolu enfeksiyonu'ndan müstaribsiniz,
haberiniz yok ; )
nefertiti
.
Ziyaretçi
« Yanıtla #12 : Temmuz 02, 2007, 20:01:28 »

yine sen kokan bir yazı..yine su..güzeldi..gidişlerin paylaşımlarından daha uzun bu aralar..
Logged
LaL
PsikopatIdealci
******

Teşekkür Sayısı 51
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 22117


that wâs just a dréam.. .


WWW
« Yanıtla #13 : Temmuz 02, 2007, 23:14:31 »

gitti noldu peki yaşadın mı?
Logged

[K/ayıp..]
Su
IdealForumcu
***

Teşekkür Sayısı 1
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 238


Gürültünün içinde derin bir melodidir, sesim.. .


« Yanıtla #14 : Temmuz 08, 2007, 15:41:35 »

“Keşke biraz daha kalsaydı…” diye düşündü. Neden ısrar etmediğine şaşırdı, kızdı. Burada böyle yapayalnız kalacağını biliyordu oysa. Ama o, bunu hiç düşünmemişti. Hiç, biraz daha kalayım dememişti. “Ben artık gideyim.” Deyip, küçük çantasını masanın üzerinden almış, yatağa yaklaşıp yanaklarından yalandan öpmüş, sonra da kapıyı çekip gitmişti. Hiç sormamıştı bile “Kalmamı ister misin?” diye… O da söylememişti. Kal dememişti. Israr etmemişti.

Onunla yaklaşık 2 yıl önce bir arkadaş toplantısında, yine bir arkadaş aracılığıyla tanışmışlardı. O sıralarda erkek arkadaşından ayrılmış olduğu için bu tür toplantılara pek gitmiyor, insan yüzüne olabildiğince az çıkıyordu. Artık her şey, tuhaf bir yalan boyutta gelişiyordu ona göre. O toplantıda da insanların arasına pek girmemiş, uzakta kalmayı yeğlemişti. Ama onunla tanıştırıldıktan sonra arkadaşlıkları inanılmaz bir hızla gelişmişti. O toplantıdan birlikte kaçıp bir yerlerde kahve içmeye gitmişler, ertesi gün saatlerce telefonda konuşmuşlar, birlikte falcıya, doktora, çarşıya gitmeye başlamışlardı. İkisi de kendilerini olurlayan birini bulmaktan, onaylayan bir gölgeye sahip olmaktan çok mutluydular! Neredeyse aynı şeyleri yaşamışlardı ve yaşıyorlardı… Aaa, ben de sevgilimden ayrıldım… Seni çok iyi anlıyorum, benim de annem… Ben de okuldayken… Aaa, ne tuhaf, ben de öyle düşünüyorum… Kızım, bak, söylüyorum, biz seninle aynıyız… Tıpkı senin gibi hissediyorum… Ne kadar mutluydular! Kendilerine bir ayna bulmuşlardı… Ta ki…

Ta ki o, kendisini yatağa düşüren bu hastalığa yakalanana kadar. Artık uzun süre yatması gerekiyordu. İlk zamanlar evi ziyaretçiden geçilmez olmuştu ama zamanla, doğal olarak, gelen gidenin sayısı azalmıştı. Kimi artık gelmiyor, aramıyordu bile… Bunlar onun için çok önemli değildi de… Bir tek onu anlamıyordu… Neden böyle yapmıştı? Neden yabancı olmuştu? Neden her geldiğinde hemen gitmenin yollarını aramaya başlıyordu? Neden eskisi gibi konuşmuyordu onunla? O en yakın dostu değil miydi? Onunla her şeyi paylaşmamışler mıydı? Onunla hemen hemen aynı şeyleri yaşamamışlar mıydı? Öyle kırılmıştı ki…

Sonra bir gün, birden çözdü bilmeceyi. Bunu hiç yaşamamıştı ki o! Bu hastalığı hiç bilmiyordu! Yatakta yatmanın ne demek olduğunu… Bu kadar yalnız kalmanın! O bunları bilmediği için nasıl davranacağını şaşırıyor, yabancısı olduğu bir ülkede, dil bilmeyen biri gibi afallayıp kalıyordu.

Onlar hep aynı şeyleri yaşamış olduklarını düşündükleri için birbirlerini hep onaylamışlardı. Şimdiyse birbirlerine ilk defa yabancı düşmüşlerdi. Hem de en zor zamanda! Durdu ve kendi kendine bir söz verdi: Bir daha aynısını yaşamayacaktı kimseyle. Kendini onaylatacak kimse aramayacaktı. Yoksa hep yalnız kalacağını anlamıştı…

ÇÜNKÜ HERKES SADECE KENDİ GİBİ GÜLEBİLİR DÜNYADA, HERKES YALNIZ KENDİ KADAR AĞLAYABİLİR! VE BUNU KİMSENİN ONAYLAMASINA DA GEREK YOKTUR. ANLAYAN KALIR, ANLAMAYANA DAVUL ZURNA AZ!..
Logged

çoğunuz 'idrak yolu enfeksiyonu'ndan müstaribsiniz,
haberiniz yok ; )
nefertiti
Sayfa: [1] 2
« önceki sonraki »
    Gitmek istediğiniz yer: