En Ideal Forum Adresiniz!
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.
Temmuz 06, 2008, 14:40:17
737941 Mesaj 7844 Konu Gönderen: 6199 Üye
Son üye: kawai musu
En Ideal Forum Adresiniz!  | 
Genel Konular  |  Kişisel Gelişim..  |  YAŞAMSAL BİR İHTİYAÇ OLARAK KİŞİLERARASI İLETİŞİM..
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte. « önceki sonraki »
Sayfa: [1]
Gönderen Konu: YAŞAMSAL BİR İHTİYAÇ OLARAK KİŞİLERARASI İLETİŞİM..  (Okunma Sayısı 419 defa)
Desax
Ziyaretçi
« : Ocak 25, 2008, 04:45:45 »


İnsan dünyaya geldiği andan itibaren bir öğrenme süreci içine girer ve ihtiyaçlarını karşılamak için keşfe çıkar. Önce temel olan beslenme ve doyma ihtiyacını karşılamak için anne memesini keşfeder. Yeni doğan bebek kendisini ve dünyayı bir bütün olarak algılamaktadır. Ancak o farkına varmasa da, dünyadaki ilk kişilerarası etkileşimi başlamıştır. İhtiyaçlarını karşılamak için kendisi dışındaki bir varlıkla, anne ya da bir başka "bakıcı" ile etkileşime girer. Acıkan bebeğin ağlaması ve annenin onu doyurması sürecinde karşılıklı bir mesaj alışverişi vardır. Doyan çocuğun susması ya da uyuması ise anne için, iletişimde olumlu bir geribildirimdir. Bebeklik döneminde reflekslerden oluşan bu iletişim becerileri repertuarı, öğrenilen yeni davranışların hızla eklenmesiyle  gelişir ve zenginleşir.

 

İlk gelişim dönemindeki yeme eylemi ve bu eylemden zevk alma bebeğin yaşamındaki en önemli ihtiyaçtır. Kişilerarası iletişim ise bu ihtiyacın karşılanması doğrultusunda bir araç olma özelliği taşır. Ancak daha sonraki dönemlerde, kişilerarası iletişimin kendisi bir ihtiyaç olmaya ve kendi başına bir anlam kazanmaya başlar. Çocuk, ilk gelişim dönemindeki benmerkezci ve edilgen konumundan yavaş yavaş çıkmaya başladığında, dünyadaki herşeyin onun ihtiyaçlarını karşılamak için programlanmadığını anlamaya başlayacaktır. Bu süreç içinde kaçınılmaz olarak bazı hayal kırıklıkları da yaşar. Örneğin, anne ve babasını her istediğinde yanında bulamaz. İstediği herşeyin ona istediği anda verilmeyeceğini anlamaya başlar. Hareket yeteneği artmış, hareket alanı genişlemiş ancak kendini koruma becerileri henüz yeterince gelişmemiştir. Bedensel eylemi arttığı için, çevresindeki kişiler onu tam anlamıyla kontrol edemedikleri, onun bazı tehlikeler ile karşı karşıya kalmasına engel olamadıkları için çocuk, çarpma düşme gibi nedenlerle sık sık canının acıdığını hisseder. Doymak ve zevk almak gibi duyguların yanısıra, yoksunluk, acı çekmek gibi duyguların da varolduğunu öğrenen çocuk için dünya yavaş yavaş kendi gerçeğini gösterir. Anne ve babasını kendisinden bağımsız kişiler olarak algılamaya başlar. İstediklerini alabilmek, ihtiyaçlarını giderebilmek için birşeyler yapması; edilgen değil, etkin olması gerektiğini keşfeder. Farklı davranışların, kişileri farklı biçimlerde etkilediğini gördükçe davranışlarını şekillendirmeye, repertuarına yeni davranışlar eklemeye devam eder. Örneğin, tuvalet eğitimi sırasında çişini söylemesinin annesini sevindirdiğini, altını ıslatmasının da onu kızdırdığını farkeder. Bu geribildirimler doğrultusunda kendi kendine davranış başlatma (insiyatif) ve sürdürme özelliği gelişir. Bu dönemde ihtiyaçların karşılanması sırasında, diğer insanlarla etkileşim içinde olmak ve bu etkileşimden zevk almak da önem kazanır. Zihinsel ve sosyal gelişimi ilerledikçe, diğer insanların da kendilerine özgü dünyaları olduğunu, kendilerine özgü farklı algıları olduğunu keşfeder ve kendi buluşlarını onların algılarıyla karşılaştırmaya başlar.

 

Gelişimimiz boyunca, sürekli olarak çevremizdeki diğer kişileri gözlemler, nasıl olduklarını bizi nasıl algıladıklarını ve bize nasıl davrandıklarını inceleriz. Bu keşifler sırasındaki kişilerarası etkileşim aynı zamanda bir kişilerarası öğrenmedir. Yaşamımızı devam ettirmek ve içinde yaşadığımız dünyaya uyum sağlamak için uygun davranış biçimlerini öğrenmeye çalışırız. Erken yaşlarda bu davranışlar anne baba yardımı ile, daha sonra da arkadaşlar, öğretmenler ve çevredeki diğer kişilerin etkisiyle öğrenilir. Bazı gelişim kuramlarına göre, sosyal etkileşim, gelişimimizde ve kimlik oluşumunda en önemli etkendir. Kendimizle ilgili birçok şeyi etkileşimlerimiz sırasında öğreniriz. Diğer kişilerin bize yönelik davranışları onların bizi algılayış biçimi hakkında önemli ipuçlarıdır. Başkalarının bizi algılayış biçimi, kendimiz için oluşturduğumuz benlik algımız üzerinde etkilidir. Benlik algımız ve kendimize verdiğimiz değer de karşılıklı olarak birbirini etkilemektedir. Örneğin, arkadaşlarınızın çoğu ile aranızın bozulduğu bir dönemde iseniz, kendinizi sorgulamaya, yargılamaya daha yatkın olursunuz ve kendinize olan güveniniz daha çabuk zedelenir. İlişkileriniz çok iyi gidiyor ise kendinizden hoşnut olmanız daha kolaydır. Kişilerarası iletişim, kişiye benlik algısını, kendisine verdiği değeri, kendine olan saygısını ve güvenini ölçme fırsatı verdiği için kişinin yaşamının çok önemli ihtiyaçlarından biri olma özelliğini taşımaktadır.

 

Eğer başkalarının bizi nasıl algıladığını bilmek bu kadar önemli ise, o zaman bunu öğrenmenin en sağlıklı yolunu bulmamız gerekmektedir. Bu da kişilerden dolaysız geribildirim almaktır. Hangi davranışlarımızın insanlarda hangi etkiyi bıraktığını onlara sorarak hem onların bizim için oluşturdukları algıyı netleştirebilme, hem de kendimizde değiştirmek istediğimiz bazı yönlerin farkına varma olanağı bulabiliriz. Başkalarından kendimizle ilgili alacağımız geribildirimler bizim benlik algımız ve benlik saygımız üzerinde etkili olduğu için, bu geribildirimleri aldığımız kişilerin, dürüstlüğüne ve açıklığına güvendiğimiz insanlar olması önemlidir. Geribildirim bize aynadaki yansımamızı gösterir. Aynaya hangi yönünüzü gösterirseniz o yönünüzün yansımasını görürsünüz. Bu nedenle diğer insanlardan aldığımız geribildirim onlara gösterdiğimiz yönümüzle ilgilidir. Gerçek benliğimizi gösterdiğimizde gerçeğin yansımalarını görme şansımız olur.


KİŞİLERARASI İLETİŞİMİN TEMEL ÖZELLİKLERİ

  Kişilerarası iletişimin en temel özelliklerinden biri, döngüsellikdir. Bu özellik,  iletişimdeki her bir adımın bir diğerini etkilediği anlamına gelir. Adımlar çoğaldıkça etkileşim artar ve neden sonuç ilişkisi kurmak güçleşir. Örneğin, çocuğun eve geç gelmesi sonucunda ortaya çıkan bir aile kavgasının, nedenini ilk bakışta çocukta arama eğilimimiz olabilir. Bu doğrusal bir yaklaşımdır. Yani bir neden-sonuç ilişkisi kurma eğilimi…Ancak yaşanan iletişimi döngüsel bir yaklaşım ile incelediğimizde, çocuğun eve gecikmesinin anne-babada gerginlik yarattığını, önce kötü birşey olduğunu düşündükleri için korktuklarını, öyle olmadığını anlayınca da bunu bir sorumsuzluk olarak niteleyip kızdıklarını ve genci suçladıklarını görebiliriz. Daha da geri gidersek, belki de çocuğun evdeki huzursuzluktan kaçmak için zamanının çoğunu dışarıda geçirdiğini farkedebilir ve neden-sonuç ilişkisi kurmanın o kadar da kolay olmadığı sonucuna varabiliriz.

 

Kişilerarası İletişim sürecinde bir mesajın ardından hangi mesajın geldiği önemlidir. Örneğin bir karıkoca anlaşmazlığında erkek diyor ki "Karım dırdır ediyor, söyleniyor, ben de kulaklarımı tıkayıp bir köşeye çekiliyorum ve gazetemi okuyorum". Kadın ise durumu şöyle anlatıyor: "Kocam beni hiç dinlemiyor, sorunlarla ilgilenmiyor, kayıtsız bir şekilde gazetesini okuyor. Ben de onunla konuşabilmek için durmadan söylenmek zorunda kalıyorum".

 

Bu örnekte erkek de kadın da kendi davranışlarını ve yaşadıkları çatışmalı durumu bir neden-sonuç ilişkisi çerçevesinde yorumlayarak "bunlara sen neden oluyorsun" mesajını vermekteler.

 

İki kişi biraraya geldiğinde iletişim kaçınılmaz olduğuna ve bu, doğrusal değil, döngüsel bir süreç olduğuna göre kişilerarası ilişkilerimizde biraraya gelip birbirimizin farkına vardığımız anda karşılıklı mesajlar zinciri başlar. Burada unutulmaması gereken, her bir mesajın bir öncekini izlediği gerçeğidir. Karşımızdakinin hangi sözünün ardından neyi söylediğimiz ya da onun hangi davranışının ardından neyi yaptığımız, süreci incelerken önemle üzerinde durulması gereken konulardan biridir. Bu nedenle yukarıdaki örnekte yaşanan çatışmaya benzer çatışmalarda, kişiler alışageldikleri davranış biçimlerine kilitlenmek yerine sürecin başına dönüp etkileşimin ne şekilde yol aldığını ve o noktaya nasıl geldiklerini araştırırlarsa sorunu çözümleyebilirler.

İki insan biraraya geldiği ve birbirini farkettiği anda kişilerarası iletişim başlamış olur.

Bu, kişilerarası iletişimin en temel ilkesidir. Bir karşılaşma sürecinde, kişiler birbirlerinin varlığının farkında iseler bütün davranışlar bir mesaj değeri içerir ve iletişim yaşanır. Sözcükler de iletişim potansiyeli içerir, sessizlik de… Konuşma olmaması ya da diğer kişiyi / kişileri görmezlikten gelmek iletişim olmadığı anlamına gelmez. Örneğin, bir otobüs yolculuğunda, yanınızda oturan kişiye arkanızı dönerek ve hiç konuşmayarak onunla iletişime girmediğinizi düşünebilirsiniz. Oysa orada, o kişiye sessiz bir mesaj vermektesiniz: "Şu anda sizinle konuşmak istemiyorum". Aynı şekilde kişiler arasındaki dargınlık da iletişimin bittiğini göstermez. Kişiler, dargın oldukları süre boyunca birbirlerine kızgın oldukları ve konuşmak istemedikleri mesajını verirler.

 

Birbirimizin farkında olduğumuz sürece iletişim kurmamak söz konusu değildir. Konuşmayı reddetmek de bir iletişim mesajıdır ve önemli bir mesajdır.

Mesaj alışverişleri sırasında, mesaj içeriğinin sözcükler ile sınırlanan kısmına açık mesaj diyoruz. Ancak iletişimde sözcükler kadar, ses tonu, beden duruşu, mimikler ve jestler de önem taşımaktadır. İletişimin sözel olmayan unsurları, sözcüklerin vermediği ya da vermek istemediği alt mesajları verebilir. Bunlara da örtük mesajlar diyebiliriz. Örneğin, "saat kaç?" sorusunu ele alalım. Bu basit soru, farklı durumlarda ve farklı biçimlerde sorulduğunda birbirinden farklı mesajlar verebilir. Aşağıda bu sorunun sorulduğu iki ayrı örnek yer almaktadır:

  Örnek 1:

 

Bir arkadaşınızla sokakta yürüyorsunuz ve o size dönüp "saat kaç?" sorusunu soruyor.

 

Açık mesaj: "Saat kaç?"

Örtük mesaj: "Saati öğrenmek istiyorum, bana saatin kaç olduğunu söyle".

 

Bu örnekte açık ve örtük mesajlar arasında her hangi bir uyumsuzluk göze çarpmamaktadır.

 

Örnek 2:

 

Yönetici işe geciken sekreterine "saat kaç?" sorusunu soruyor.

 

Açık mesaj: "Saat kaç?"

Örtük mesaj: "Geç kaldığın için sana kızdım. Bunun için senden açıklama bekliyorum".

 

Bu örnekte ise açık ve örtük mesajlar birbirinden çok farklıdır.

İki örnekte de mesajın açık içeriği aynı olduğu halde, ikinci örnekte verilen ana mesaj örtülmüştür. Kişilerarası iletişimde birbirimize verdiğimiz mesajlar yalnızca sözcüklerin anlamıyla sınırlı kalmayıp, başka unsurlar ile zenginleştirilir. Herhangi birşeyi söylemek için seçilen zaman, kullanılan ifade, ses tonu, mimikler gibi sözel olmayan ifade araçları, verilen mesajın, mesajı alan kişi tarafından belli biçimlerde algılanmasına ve yorumlanmasına yol açar. Bu nedenle kişilerarası iletişimde örtük mesajlar da en az açık mesajlar kadar önemlidir. Yukarıdaki ikinci örnekte olduğu gibi, açık ve örtük mesajlar farklı içerikler taşıyorsa o noktada iletişimde tıkanmalar, yanlış anlaşılmalar, belirsizlikler ve çeşitli şiddet düzeylerinde çatışmalar çıkabilir. Eğer kişi mesajı doğru alıyor ve gereğini yapıyorsa sorun olmaz ama mesajı alamazsa, örneğin, yukarıdaki örnekte, patronuna saatin kaç olduğunu söylerse tansiyon yükselebilir. Örtük mesajı tam olarak algılayamadığınız zamanlarda, karşıdaki kişiye asıl söylemek istediği şeyin ne olduğunu sormazsanız, söylenenleri kendi algıladığınız biçimde değerlendirmek zorunda kalırsınız. Bunun en yaygın örneği, imalı konuşma, uygunsuz tepkiler gösterme (aşırı hassasiyet, hırçınlık, aşırı öfke vb.) ya da hissettiğinin tersi biçimde davranmadır (Ör. kızgın olduğunuz birine aşırı nazik davranmak). Bazen de açık bir mesajın örtük yanlarını ararız. Örn. size “çok zayıflamışsın” diyen bir arkadaşınızın bu sözünün altında başka anlamlar aramak gibi… “Acaba bana çirkinleşmişsin mi demek istedi, acıdı mı yoksa çok beğendi de kıskandı mı?” …..

 

Algılama, bilişsel fonksiyonlarımızdan  biridir. Algılama sırasında zihine ulaşan bilgiler bir takım süzgeçlerden geçirilerek, biçimlendirilir ve isimlendirilir. Algılama süreci kişinin geçmiş deneyimlerinden, bilgilerinden, beklentilerinden ve o anda içinde bulunduğu duygu ve düşüncelerinden etkilenen bir süreçtir. Belleğimiz bütün bunların etkisiyle, algıladığı bilgileri aslından uzaklaştırabilir. Başka bir deyişle, algılama süreci sonunda elimizde kalan, gerçeğin bir fotoğrafı değil, bir reprodüksiyonu gibidir. Bu nedenle iletişimde sık sık, algılama sürecinden kaynaklanan   sorunlar  ile karşılaşırız. Verilen mesajların net olması ve alınan mesajların da sorular ile netleştirilmesi bu gibi sorunları azaltabilir.

(dewam'ı geleck) p;

 


 


 


 

 


 


 

 
Logged
Desax
Ziyaretçi
« Yanıtla #1 : Şubat 01, 2008, 04:57:43 »

YOL AÇAN DÜŞÜNCE BİÇİMLERİ

İletişim çatışmalarının nedenlerini oluşturan çeşitli başlangıç faktörleri vardır. Bunlar, kültürel (kurallar, gelenekler, dil, din vb.), kişisel (yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, mizaç,  vb.), durumsal (o an orada içinde bulunulan duygu, beklenti, ihtiyaç, vb.), beceri ve üslup ile ilgili (dinleme, anlama, empati kurma, kendini ifade etme vb.), roller ile ilgili (rol katılığı, rol bulaşması, rol çatışmaları) ve bilişsel faktörler olarak özetlenebilir. Burada ele alınacak olan faktör, diğerlerini de etkileyebilen ve üzerinde çalışıldığında diğer faktörlerin etkisini en aza indirgeyebilecek olan, bilişsel faktördür.

 

Biliş, duyu organlarından organizmaya ulaşan bilgilerin algılanması, anlamlandırılması, depolanması, hatırlanması ve kullanılması gibi zihinsel etkinliklerin tümüne birden verilen isimdir. Sağlıklı bir bedende bilişsel etkinlikler hiç durmadan devam eder. Bilişsel etkinliklerin duygu ve davranışlar üzerindeki etkisi psikolojide Bilişsel - Davranışcı yaklaşım tarafından ele alınmış ve incelenmiştir. Bu yaklaşıma göre düşünceler duygu ve davranışların öncüsüdür. Albert Ellis, bu yaklaşımı, ABC modeli ile somutlaştırmıştır. Bu modele göre A, bizi etkileyen bir olay ya da uyaran, B, bu olay ya da uyarana verilen anlam ve zihinden geçen düşünceler, C ise düşüncelerin etkisi ile ortaya çıkan duygu ve davranışlardır. Aşağıda   yer alan iki örneği inceleyelim:

 

Örnek 1

A: Bir erkeğin karısına çiçek götürmesi

B: Kadının "kocam bana olan sevgisini ifade etmek istedi" şeklinde düşünmesi

C: Mutluluk duygusu ve kadının da kocasına bir jest yapması

 

Örnek 2

A: Bir erkeğin karısına çiçek götürmesi

B: Kadının "bu da nereden çıktı? Acaba kocam bir suçunu mu örtbas etmeye çalışıyor?" şeklinde düşünmesi

C: Kuşku, kaygı ve içine kapanma davranışı

 

Her iki örnekde de A aynı olduğu halde, verilen anlamlar farklı olduğu için sonuç da değişmektedir. Genellikle A'yı neden, C'yi de A'nın sonucu gibi değerlendirme eğiliminde oluruz.. Oysa C'nin asıl nedeni B'dir. Olaylar karşısındaki bakış açımızı değiştirdiğimizde, duygu ve davranışlarımızın da değiştiğini görebiliriz. Örneğin yaptığımız bir hatayı başarısızlık ya da aptallık olarak değerlendirdiğimizde kendimizi son derece kötü hisseder ve belki de bir kaçınma davranışı içine girerek aynı şeyi bir daha denemeyiz bile. Oysa hatamızı bir veri olarak ele alırsak aynı hatayı bir daha tekrar etmemek için onu irdeler ve bazı tedbirler geliştirebiliriz. 

 

Düşüncelerin duygu ve davranışlar üzerindeki etkisini inceleyen çalışmalar sonucunda bazı kalıplaşmış düşünce biçimlerinin birçok soruna yol açtığı bulunmuştur. Bu sorunlardan biri de iletişim çatışmalarıdır. Kalıplaşmış düşünceler aynı zamanda, "gerçekçi olmayan otomatik düşünceler", "fonksiyonel olmayan tutumlar", "olumsuz inanç ve varsayımlar" şeklinde de ifade edilmektedir. Aşağıda iletişim çatışmalarına neden olabilecek düşünce türleri tanımlanmaktadır.

Mutlakacılık

Değişmeyeceğine inandığımız bazı iç kural ve inançlara dayalı düşünme biçimidir.

 

Örnekler:

 

"Herşey mükemmel olmalı"

"Herkes bana iyi davranmalı"

"Hiç hata yapmamalıyım"

"Kimse bana haksızlık yapmamalı"

"Herkes beni sevmeli"

"İyi bir insan olabilmek için her zaman başkalarını mutlu etmeye çalışmalıyım"

"Kimse bana hayır dememeli"

"Başkalarından farklı olmalıyım"

"Her zaman en iyi fikirleri ben üretmeliyim"

"Daima soğukkanlı görünmeliyim"

 

Yaşamımız boyunca çeşitli nedenlerle oluşturduğumuz ve sıkı sıkıya sarıldığımız bu tür inançlar, esnek olmamızı ve durumu gerçekçi değerlendirmemize engel oluştururlar.


Kutuplaştırma ("Ya hep ya hiç" türü düşünme)

İki kutup arasında gelgit yaşanmasına neden olan bir düşünme biçimidir. Olayların ve insanların "siyah - beyaz", "iyi - kötü", "doğru - yanlış" şeklinde kategorize edilmesiyle kendini gösterir.

 

Örnekler:

 

"Ya bu deveyi güdersin ya bu diyardan gidersin"

"Ya benden özür diler ya da bir daha yüzümü göremez"

"Ya bu işi başarırım ya da bir daha asla denemem"

"Bu sorun ya bugün halledilir, ya da artık tümüyle unutulur"

"Yaptığın işi kusursuz yapamayacaksan bir daha kalkışma"

"Birşey ya doğrudur ya da yanlıştır, arası olmaz"

 

Kutuplaştırma, kişiyi sınırlayan ve sağlıklı çözümler aramaktan uzak tuttuğu için de çoğunlukla yenilgiye uğratan bir yaklaşım biçimidir.

Yanlış Genelleme

Farklılıkları gözardı eden ve bütünün parçalarını görmeyi engelleyen bir düşünce türüdür.

 

Örnekler:

 

"Kimse beni sevmiyor"

"Bütün kadınlar bencildir"

"Erkeklere güvenilmez"

"Evlilik insanın özgürlüğünü kısıtlar"

"Bu meslekteki insanların hepsi mutsuz"

"Bütün aksilikler beni bulur"

"Herşey gibi bu işi de mahvettim"

"Kimse benim düşüncelerime değer vermiyor"

"Benim düşündüklerim daima doğrudur"

 

Genelleme yapmayı bir düşünme biçimi haline getirmek, kişinin seçici davranmasına ve genellemelerini destekleyen veriler toplamasına neden olur. Bu da durumlar ve insanlar arasındaki farkların gözardı edilerek yanlış sonuçlara varılmasına yol açar.

Zihinsel Süzgeç (olumsuzu abartma)

Bir damla mürekkebin bir bardak suyun rengini değiştirmesi gibi, yalnızca olumsuz ayrıntılara yoğunlaşarak gerçeğin tümünü çarpıtan düşünce şeklidir.

 

Örnekler:

 

"Arkadaşımla aram bozuldu. Zaten herşey kötü gidiyor"

"İşimi sevmiyorum. Hayat benim için dayanılmaz oldu"

"Bugün bana soğuk davrandı. Artık ilişkimiz tümüyle bozuldu"

"Bugün bunu yapan yarın kimbilir neler yapar?"

"İşte bir hata daha. Zaten neyi doğru yapıyorlar ki?"

Zihinsel Süzgeç (Olumluyu önemsizleştirme)

   Olumlu olayları yok sayarak, önemsizleştirerek ya da onların olumsuz bir yanını bulmaya çalışarak sonuca varmaktır. "Evet, ama…" türü bir yaklaşımla kendini gösterir.

 

Örnekler:

 

"Evet, günümüz güzel geçti ama bu bir tesadüftü. Bunun böyle devam etmesi mümkün değil"

"En iyi notu aldım ama sorular çok kolaydı"

"Bu işi iyi yaptı ama bu benim için bir gösterge olamaz. Hala yapamadığı şeyler var"

"Bugün mutluyum ama maalesef her zaman böyle hissetmiyorum"

"Benim görüşlerimi ciddiye alsalar da bana istediğim kadar değer vermiyorlar"

 

Zihinsel süzgecin her iki türü de yanlış genelleme gibi, yetersiz ve taraflı veri toplanması ya da eldeki verinin deforme edilmesi ile ortaya çıkan bilişsel çarpıtmalardır.


 


 


 


 


 


 


 


 

 

 


 


 
Logged
Sayfa: [1]
« önceki sonraki »
    Gitmek istediğiniz yer: